4 Kasım 2010 Perşembe

CHP'DE KILIÇ(DAROĞLU)LAR ÇEKİLDİ... SAV(AŞ) BAŞLADI


22 Mayıs 1999’u hatırlıyor musunuz?
CHP Genel Merkezinin ışıkları yanıyordu.
Tıpkı dün gece olduğu gibi…
Tarihinde ilk kez “baraj”ın altında kalarak parlamentoya temsilci gönderemeyen CHP’de “genel başkanlık” kazanı kaynıyordu.
Tıpkı dün gece olduğu gibi…

*****

O günleri unutanlar için biraz anımsatmakta fayda olduğunu düşünüyorum;
1999 seçimlerinde %8.7 oy alan Cumhuriyet Halk Partisi’nin baraj altında kalması, parti içerisinde sabık genel başkan Deniz Baykal’a olan nefretin yeniden su üstüne çıkması için yeterli bir gerekçe olmuştu.
Yenilgi ardından toplanan olağanüstü kurultayda, bırakın Deniz Baykal’ın salona gel(ebil)mesini, posterinin dolaştırılması bile büyük olaylara neden olmuştu.
Kurultay günü atılan manşetler “Hırsın sonu” şeklindeydi.
Düne kadar Deniz Baykal’ın en yakınında olan Eşref Erdem bir gazeteciye yaptığı değerlendirmede “Hep beraber adamı linç ettiler” diyordu.

******

Aslında linç edilen Altan Öymen oldu.

******

Bilirsiniz “batan geminin malları değerlidir” ya, bir anda kıymete binen CHP’ye “mal bulmuş mağribi” muamelesi çekenler doluşmuştu.
Bir CHP’ye, bir DSP’ye kapılanan ve nihayetinde AKP’den bakanlık kapan Ertuğrul Günay bunun en güzel örneğidir.
İsteyenler arşivleri tarayabilir…
Türkiye enflasyona alışıktı ancak lider adayı enflasyonuyla ilk kez CHP’nin 9. Olağanüstü Kurultayında tanıştı Türk halkı.

******

Kurultay günü, adaylık başvurularının sona erdiği ana kadar, Önder Sav ve Adnan Keskin başta olmak üzere Baykal’ın kurmayları zemin yokladılar.
Görünen köy kılavuz istemez misali büyük bir öfke ve umutsuzluğa kapılan delegelerin, çoğunlukla Deniz Baykal’ın ekibince belirlenmiş olmalarına rağmen, solduyularını dinleyerek, değişim talebini dillendirmesi üzerine ilk raundu kaybedildi.
Ancak umutlar tükenmedi.

******

Uzun süre arana formül nihayet yine CHP’nin kendi içinde bulundu; “ağabey”lik.
Hikmet Çetin’i ikna edemeyen Baykal ekibi, Altan Öymen üzerinde görüş birliğine vardı.
Kamuoyuna bugüne kadar yansımayan bu birlikteliğin temelinde, siyasetin içinde ama siyasetçi olmayan Altan Öymen’in, kibar ve içten pazarlıklı olmayan yapısı nedeniyle kolay yönlendirilebileceği düşüncesi yatıyordu.
Yanıldıklarını, Altan Öymen kurultay’dan zaferle çıkıp, genel sekreterlik makamına Tarhan Erdem’i oturttuğu zaman anladılar.
Baykal ekibi ikinci raundu da kaybetmişti.  
*****

Genel Başkan seçilen Altan Öymen’i ise bir sürpriz bekliyordu; parti meclisi seçimi.
Baykal’ın sağ kolu olan Adnan Keskin, korsan liste için kurultay salonunda pusuya yatarken, Baykal ekibinin beyin takımından olan Önder Sav, genel başkan Altan Öymen’in evinde yeni Parti Meclisi için liste hazırlığı yapıyordu.
Deniz Baykal’ı 15 ay sonra yeniden liderliğe taşıyacak olan ilk adım da böylelikle atılmış oldu.
Önder Sav, bu girişimi ile hem Adnan Keskin’i tasfiye ederek kendi genel sekreterliğinin önünü açtı, hem de pasif pozisyonda olduğu imajını vererek Altan Öymen’in sözde elini güçlendirdi.
Aslında Öymen kendi ipini çekiyordu. 

******

26 Haziran 1999’da toplanan olağanüstü kurultayda seçilen parti meclisi ise şu isimlerden oluşacaktı:

Fikri Sağlar, İnal Batu, Murat Karayalçın, Hasan Fehmi Güneş, Prof. Nurettin Sözen, Süleyman Çelebi (Tekstil Sendikası Genel Başkanı), Sabri Ergül, Mehmet Moğultay, Orhan Veli Yıldırım, Mustafa Gazalcı, Ertuğrul Günay, Prof. Oya Araslı, Halil Çulhaoğlu, Önder Sav, Berhan Şimşek (Sinema Sanatçısı), Şule Bucak, Ali Özcan, Algan Hacaloğlu, Prof. Yakup Kepenek, Sinan Yerlikaya, Prof. Abdülkadir Ateş, Necmi Yağızer, Mesut Değer, Türkan Miçoğulları, Yiğit Gülöksüz, Metin Arifağaoğlu, Mehmet Sevigen, Etem Cankurtaran, Mahmut Yıldız, İbrahim Tez, Enis Tütüncü, Mehmet Ali Özpolat, Tarhan Erdem, Yaşar Seyman (Sendikacı), Cevdet Selvi, Bülent Baratalı, Esat Canan, Veli Aksoy, Mehmet Yula, Prof. Emre Kongar, Haluk Özdalga, Yüksel Çakmur, Demet Işık, Bekir Yurdagül, Zekeriya Akıncı, Esin Fatma Temel, Fuat Çay, Ali Dinçer, Ercan Karakaş, Güldal Okuducu, Yılmaz Ateş, Nihat Matkap, Cavidan Demirağ, Prof. Necla Pur, Nazmiye Halvaşi, Fatma Çakır, Doç. Meral Sağır, Deniz Pınar Atılgan (Sanatçı), Prof. Gaye Erbatur, Sevgi Kökbudak.

*****

Parti içerisindeki bütün grupları (hizipleri) içinde barındıran bu listeye Altan Öymen “barış ve dayanışma” listesi dese de parti içinde aç kurtların dansı asla bitmeyecekti.
Beklenen sadece zamandı.
Üçüncü raundun galibi ise tartışmasız Deniz Baykal olmuş ve 60 kişilik parti meclisinde çoğunluğu ele geçirmişti.

*****

O süreçte parti içerisindeki bölünmeler ise “üyeliklerin sıfırlanması” ve “yeniden üye yazımı” tartışmalarıyla alevlendi.
Genel Sekreter Tarhan Erdem’in ısrarlı çabaları Günay-Karayalçın ve Baykal ekibini son derece rahatsız etti.
Mersin il örgütünün görevden alınması ve yeni üye yazımındaki sorunlar bardağı taşıran son damla oldu.
İsyan bayrağını ilk olarak Fikri Sağlar açtı.
PM’den sonra MYK’daki üstünlüğünü de kaybeden Altan Öymen “baskın kurultay” kararı aldı.
Artık Baykal’ın dönüşü için bütün yollar açılmıştı.

*****

Bütün bu teferruatı neden yazdım?
Açıklayım…

*****

Aradan geçen uzun yıllar CHP’de görünen resmin değişmediğini ortaya koyuyor.
Tıpkı 15 ay görevde kalabilen sabık genel başkan Altan Öymen’e yapılan ayak oyunlarının benzerleri, daha acımazsızca, Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılıyor.
CHP ile yaşıt cumhuriyet tarihinde ilk kez bir parti genel başkanının seçimlerde oy kullanamaması, siyaseti İstanbul çevresine sıkıştıranların, yeni dönem “Bizans oyunlarına” en güzel örnektir.

*****

CHP içinde Bizans oyunlarının en yaratıcı “önderi” ise sabık genel sekreter Sav’dır.
Zamanında Altan Öymen’in baskın kurultay kararını, Baykal’ın dönüşüne çeviren “Tüzüklerin Efendisi” Önder Sav bakalım bu sefer nasıl bir yol izleyecek.
Konuştuğum insanlar Önder bey’in elindeki seçeneklerin tükendiğini söylüyor.
Oysa yakın geçmiş onların dediklerinin tam aksini söylüyor.
Parti içinde “mürit” olarak tanımlayabileceğimiz kadar kendine yakın isimleri kilit noktalara yerleştiren Önder Sav cin gibidir.
İçinden rahatlıkla çıkabileceği bir sihirli lamba mutlaka bulacaktır.
Konuyu Yargıtay’a götürerek ilk kurşunu attı.
Şu dakikalarda Yargıtay’dan gelen “Kılıçdaroğlu’nun listesi geçerlidir” açıklaması, ilk kurşunun hedefi bulmadığını gösteriyor.
Sırada muhtemeldir ki, seçimli olağanüstü kurultay seçeneği var.
Bakıp göreceğiz.
Ancak görünen köy kılavuz istemez; CHP’de Kılıç(daroğlu)lar çekildi, Sav(aş) başladı…
Bu yol CHP’yi ya iktidara getirir, ya da tarihin karanlık odasına götürür…        


21 Ekim 2010 Perşembe

Aslında Saadet Partisi'nde Ne Oldu?


İşim gereği değil keyfim gereği taksiye binerim…
Bu konuda müsrifim.
Bir itirazım yok.

*****

Jurgen Habermas’ın aksine benim için kamusal alan taksilerdir zira…
Taksicileri de severim aslında.
Muhabbetlerinden ötürü.
Nasıl ki Habermas 18’inci yüzyılda Fransa’daki "café"lerde (coffee houses) geçen diyalogları kullanmış ise bende, naçizane, taksicilerle konuşarak kendi kamusal alanımı yaratırım kendi çapımda.

*****

Atma recep din kardeşiyiz” dedirten taksici sayısı çoğunlukta olsa da, “yok yahu hakikaten böyle mi yürüyor bu iş” dedirten taksici sayısı da azımsanamayacak ölçüdedir.
Ölçüyü kaçırmadıkları sürece her türlü bilgiyi almak pekâlâ mümkündür.

*****

Şöyle bir örnek vereyim dilerseniz…

*****

Geçen gün bir taksici amca ile -çok derin bir konu üzerinde- görüş alışverişinde bulunduk.
Yaklaşık 20 dakikalık yol göz açıp kapayıncaya kadar bitti.
Ama konu bitmedi.
Doğal olarak bizde işi uzatıp birkaç dakika da evin kapısında muhabbete devam ettik.
Etik kurallar gereği kaynağımı açıklamayacağım, lütfen ısrar etmeyin.

*****

Meraklandınız mı?
Bence meraklanın...
Ama?
Saadetim” tarif edilemezdi desem belki bir ipucu olur.

*****

Günlerce üzerinde yazılıp, çizilen hatta gençlik kolları başkanı da Şevket Kazan olsun denilerek dalga geçilen “Saadet Partisi’ndeki Erbakan Operasyonu”na başka bir boyuttan bakmamı sağladığı için ismini veremediğim taksici amcaya çok teşekkür ediyorum.
Gerçekten ilginç şeyler anlattı.
Operasyonun iç yüzünü tokat gibi yüzüme yüzüme vurdu!

*****

Necmettin Erbakan’ın aile bireylerini neden Saadet Partisi’nin başına geçirmek için bu kadar delice bir çaba gösterdiğini hiç düşündünüz mü?
Ben düşündüm.
Acaba” dedim, “bir iktidar ışığı mı gördüler” ya da “Numan Kurtulmuş’u çok mu pasif buldular
Hiçbiri değilmiş.
Sebep “tamamen duygusal”mış!
Yanılmışım.

*****

Abi dedi taksici, “benim bir amca çocuğum Fransa’da yaşıyor. Kardeşi de Almanya’da. Almanya’da yaşayan amca çocuğu düzenli olarak Saadet Partisi’ne para yardımında bulunuyor. Bir gün Fransa’da yaşayan abisi isyan etti. ‘Bu parayı ailene harcayacağına neden Erbakan’a veriyorsun’ diye sorunca bizim küçük emmioğlu ‘ abi ben çok para harcadım bu partiye, Erbakan’a malım mülküm feda olsun’ dedi.

Ağabey, kardeş arasındaki iplerin bu konuşmadan sonra koptuğunu da kısa sohbetimizin sonunda öğrendim.

*****

Şaşırmadım.
Sadece unutmuştum birden hatırladım.
Aklıma Uğur Mumcu’nun Rabıta kitabı geldi.
Ve deyim yerindeyse dank etti.
Hatırlarsınız DSP’nin kasasındaki paraların çokluğundan bahsediliyordu bir zamanlar.
Ve parti içerisindeki liderlik savaşının da “kasa” için olduğu dile getiriliyordu.
Ve hatta Zeki Sezer’in “olaylı” ayrılış sürecine de parti kasasından yapıldığı ileri sürülen harcamalar damga vurmuştu.       

*****

Saadet’teki yorgan kavgasının da nedeni anlamış oldum.
Açıklayalım.
AKP’nin yurtdışındaki gurbetçilerin parasına ihtiyacı yok.
Milli görüş gömleğini çıkarttık diyerek zaten o kapıyı kapattılar.
Onlar, Anadolu Kaplanları olarak adlandırılan İslami Anadolu Burjuvazisi ile anlaşma yoluna gittiler.
Şimdi, 80’li yıllardaki ANAP iktidarından farklı olarak, Türkiye’de sermayenin İslami dönüşümü gerçekleşiyor.
Tıpkı kamusal alanın yeniden yapılandırılma süreci gibi.

*****

Gerçek şu ki; sadece Almanya’da 3 milyona yakın Türk nüfus yaşıyor.
Ve çoğunluk, hiç şüphesiz, -giderek artan bir güçle- Milli Görüş’ün etkisinde.
Milli Görüşün Türkiye’de öz yuvası da Saadet Partisi.
Koyun bu parametreleri alt alta. Toplayın. Çıkartın. Çarpın. Bölün.
Sonuç değişmez bir biçimde Saadet Partisinin kasasını işaret ediyor.
Öyle anlaşılıyor ki, “Milli Görüş” davası uğruna her yıl, milyonlarca avro Türkiye’ye, daha doğrusu, Saadet Partisi’ne akmaya devam ediyor.

*****

İşte Saadet Partisi’ndeki kayıkçı kavgasının ana sebebi budur.
Numan Kurtulmuş’un bu paraya tenezzül ettiğini düşünmüyorum ama iştahı kabaranların olduğu da yadsınamaz bir geçek olarak tam karşımızda duruyor!
Biliyorsunuz Erbakan Milli Nizam Partisi kurulurken “Hak Geldi Batıl Zail Oldu” sloganıyla meydanları inletirken, bugün anlıyoruz ki “Avrolar gelmiş, Kurtulmuş zail olmuş
     

   

   

20 Ekim 2010 Çarşamba

Kısa Dönem...

Metinleri düz okumayı sevmiyorum…
Alt metinlerde daha farklı anlamların saklı olduğuna inanıyorum.
Hem de “en kalbi duygularımla.
Bu düşünce beni paranoyaklaştırır mı?
Ya da her şeyin altında bir bit yeniği aramak beni kusursuz bir komplo teorisyeni yapar mı?
Cevabım her iki soru içinde aynı…
Hayır!”
Neticede ben bir Fehmi Koru ya da ikizi Taha Kıvanç değilim!     

*****

Ama yine de azimliyim.
Örneğin askerlik süresine ilişkin kamuoyunu bir süredir meşgul eden tartışmaları kendi cephemden değerlendirmeyi yeğlerim…
Çünkü benim yaklaşım tarzım –henüz- medyada ele alınmadı.
Kim, ne zaman yazacak diye beyhude bekledim; yazan olmadı.
Öyleyse yazmak benim hakkım…

*****

Genelkurmayın ilk önerisi her yükümlü için standart bir askerlik süresiydi.
Ne diyordu Genelkurmay; her vatandaş 12 ay süreyle “er-erbaş” statüsünde askerlik yapsın.
Tepkiler sert oldu!
Ne dedi AKP genel başkan yardımcısı Hüseyin Çelik?
Aynen şunları dedi: “Tek tip askerlik hakkaniyete aykırıdır
Ve ekledi…
Peki neden karşıyız? Çünkü, bazı noktalarda ciddi anlamda hakkaniyete aykırı. Herkese, ‘Bundan böyle hepiniz ne olursa olsun şu kadar sabit askerlik yapacaksınız’ diyemezsiniz. Bir doktora yapmış kişi ile ilkokul mezununa aynı süre askerlik yaptırmak doğru gelmiyor. Dışarıda işi gücü olan, uzun süreler işinden ayrı kalması sakıncalar yaratan eğitimli kişilere, sabit ve uzun süreli askerlik pek haklı olmayabilir.

*****

Yok canım!
Hakkaniyete aykırıymış…
Vah… Vah… Vah…
İlkokul mezunu ile doktora yapmış kişiye aynı süre askerlik yaptırmak doğru gelmiyormuş!
O zaman Aysun Kayacı’nın -o şekilde ifade etmediği halde- sözlerini “benim oyumla, dağdaki çobanın oyu bir mi?” formuna sokup, neden meydan meydan “bu laik elitistler sizi aşağılıyor; Eşitlik ve adalet bizimle gelecek” söylemini dile getirdiniz?
Hani eşitlik? Hani adalet?
Nerede?
Yok!
Bakın çok basit bir soru;
-Üniversite mezununun işi gücü var da ilkokul mezununun yok mu?
Yani demeye getiriyor ki Hüseyin Çelik “canım tamirci çırağı 15 ay işine gitmese ekonomi mi batar
Öyle mi?
Değil

*****

Kafasının arkasındakileri gizleyerek, niyet okutmaya çalışanlar eninde sonunda saçmalarlar.
Aynen Hüseyin Çelik gibi!

*****
Oysa sorun askerlik süresinin 12 ay ya da 3 ay ya da 10 ay olması değil…
Hatta "bedelli çıkmış, çıkacak, çıkmayacak" tartışmaları da işin garnitürü!
Tersine olay yükümlülerin statüsü ile ilgili!
Açıklayalım.

*****

Genelkurmay bir taslak hazırlasa ve dese ki; askerlik herkes için istisnasız 12 ay olacak ancak üniversite mezunları yedek subay olarak görev yapacak!
AKP’nin sesi çıkar mı?
Çıkmaz!

******

Ya da Genelkurmay dese ki; “12 ay uzun milletin işi gücü var, ben askerlik süresini herkes için 8 ay’a indiriyorum ama üniversite mezunlarını yedek subay olarak istihdam edip engin bilgilerinden yararlanacağım
AKP’nin sesi çıkar mı?
Çıkmaz!

*****

Ama siz derseniz ki, “ben herkes için askerliği 12 ay olarak düşünüyorum ve er-erbaş olarak yeniden düzenleyeceğim” o zaman bilesiniz ki AKP’nin sesi çıkar!
Hem de nasıl gür çıkar!
Örnek ortada.
İşte Hüseyin Çelik!
İşte o zaman; hani hak, hani hukuk, hani eşitlik, hani adalet söylemleri çıkar meydana…

*****

Alınmayın ama ben bu durumu şuna benzetiyorum;
Hani daha el kadar çocuklara, yeri gelince kimi zaman avutmak, kimi zamansa dikkatini çekmek için “aguu guguuu hanimiş” tarzı yaklaşırız ya, AKP’nin tavrı da aynen böyle
İşine gelince “agu gugu” gelmeyince “tü kaka”   

*****

Kafanızı karıştırmak için bir iki soru sorup, huzurlarınızdan ayrılmayı planlıyorum…

*****

Acaba tartışılan konunun askerliğin süresinden ziyade kısa dönemlerin statüsünün üzerine yoğunlaşmış olması ne anlama geliyor?

Tam da bu noktada Ergenekon ve benzeri davalar süresince karargâhlardan –gizlice- sızdırılan veya ele geçirilen belgelerde cemaatçi kısa dönem erlerin ve yedek subay statüsündekilerin rolü var mıdır varsa nedir?

*****

Siz cevapları düşünedurun, ben başka komplo teorileri ile meşgul olacağım…

19 Ekim 2010 Salı

KCK'nın şifreleri...


İçim sıkılıyor.
KCK Davası dün başladı.
Bugün gazetelerden köşe yazarlarının yorumlarını ve görüşlerini okuyorum.
Doğrusunu söylemek gerekirse durum “umut verici” değil.

****

Öncelikle şunu belirtelim; bize göre “Kemalistler” ötekilere göre “laik elitistler” Silivri’de ikamet ediyorlar…
Suçları?
Basit.
Darbe girişimi ve birçok faili meçhul olayın azmettiricisi olmak…
Kanaatimizce yıllarca sürer bu dava…

****

Bize göre “sivil Kürtler” ötekilere göre “teröristler” Diyarbakır cezaevinde ikamet ediyorlar…
Suçları?
Basit.
PKK’nın şehir yapılanmasını oluşturuyorlarmış…
Kanaatimizce bu dava da yıllarca sürer…

****

Ergenekon ve KCK davalarının ortak noktası ne peki?
Yok mu?
Siz öyle sanın…
Görünürde ortak bir noktaları yokmuş gibi durduğuna bakmayın siz…
Ayan beyan, bal gibi var. 
Hatta amiyane tabirle kabak gibi ortada ortak noktalar!
Meraklısı için açıklayalım; her iki dava da içeriği ve zamanlaması nedeniyle siyasidir!
Filhakika, hükümetin iç politikaya yönelik mezesidir…

****

Ne demiştik; Ergenekon’dan “Kemalistler”, KCK’dan “Kürtler” içeride…
Peki, kimler dışarıda?
İslamcı demokratlar(!)

****

Bugün dümenin başında İslamcı demokratlar var.
Gün onların günü; astıkları astık, kestikleri kestik…
Bana sorarsanız 87 yılın hesabını 8 senedir bir fiil soruyorlar…  
Bizi siz ötekileştirdiniz. Şimdi sıra bizde birazda siz ötekileşin” demeye getiriyorlar yaptıklarını haklı çıkartmak için.

****

En büyük destekçileri de liberal demokratlar...
Yani “yetmez ama Evetçiler
Onlarda, 87 yıldır istedikleri gibi bir batı uydusu Türkiye yaratılmadığı için isyanlardalar…
O yüzden Ergenekon sürecinde yaşanan hukuk skandallarını, rezaletleri “yetmez, ama Evetkörlüğü ile karşılıyorlar.
Hükümetin önünde -“Kemalist düzenin yapı taşlarını birer ikişer çektikleri için- saygı ile eğiliyorlar.

****

Bakın ne diyor Cengiz Çandar Radikal’deki yazısında;
KCK davası, şimdiden, ‘uluslararası alan’a yansımaya başlamış ve Türkiye’nin ‘hukuk ve demokrasi’ ölçüsü haline gelmiş durumda. Hangi ‘siyasi akıl’ bu davayı açmış ya da açtırmışsa, dava nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın kendi ayağına düşürecek kocaman bir kayayı da kaldırmış durumda.

****

Çok ilginç…
Büyük üstat Çandar hala hangi “siyasi akıl”ın bu davayı açmış olduğunu kavrayamamış…

****

Çandar KCK davası için “bu dava, a’dan z’ye siyasi bir dava” derken, Ergenekon davasını ne olarak görüyor?
İlhan Selçuk’un, Mustafa Balbay’ın, Tuncay Özkan’ın, Birol Başaran’ın, Ergun Poyraz’ın eline silah alıp darbe peşinde koştuğuna mı inanıyor yoksa?
Hadi canım…

****

Oysa KCK davasını hangi aklın açtığını gayet güzel anlayanlar ve açıklayanlar var…
Bakın Ali Bayramoğlu’na…
Ayhan Sicimoğlu’nun kulaklarını çınlatasım geldi.
Sicimoğlu’nun deyişiyle “Hastasıyız” Bayramoğlu’nun…
Hazret buyurmuş köşesinden; “Türk kamuoyu JİTEM’in iç yüzünü öğrenememiştir (…) Buna karşılık Güneydoğu’da faili meçhul cinayetlerin kol gezdiği, JİTEM’in terör estirdiği günlerden kalan toplu ya da tek tek mezarlar ortaya çıkmaya devam etmektedir. Sorun KCK’da değil, buradadır, bu zihniyettedir.

****

Hala bulunmaya devam eden (!) “toplu mezarlar” ve “terör estiren JİTEM” başka bir yazının konusudur lakin Bayramoğlu, KCK davasını Ergenekon’la ilişkilendiriyor ancak operasyon emrini verenin hükümet olduğunu unutuyor…
Yoksa AKP hükümeti de mi Ergenekoncu?  

****

Sizi bilmem ama ben çok sıkıldım artık bu yaklaşımdan;
“Özal’ı Ergenekon öldürdü.”
“Bitlis Paşa’yı Ergenekon temizledi.”
“Aslında PKK yok Ergenekon var”
“Hizbullah’ı kuran Ergenekon”
vs… vs… vs…

****
Yeter ağalar zorlamayın…
Biliyoruz biz dinozorları da Ergenekon öldürdü.
Nokta!  

17 Ekim 2010 Pazar

Almanya Başbakanı Merkel, partisinin genç üyelerine konuştu...


Merkel: Almanya’da çok kültürlü toplum yaratma projesi başarısız oldu.

Almanya Başbakanı Angela Merkel: “Göçmenler Almanca konuşmayı öğrenmeli”

Şansölye Merkel, Almanya’da çok kültürlü bir toplum inşa etme çabalarının tek kelimeyle başarısız olduğunu söyledi. Postdam’da konuşan Merkel, insanların yan yana, mutlu bir şekilde yaşayacağını ön gören ‘Multikulti’ kavramının işe yaramadığını belirtti.  

Merkel’in bu açıklamaları, son günlerde ülkenin ileri gelen bazı önemli siyasetçilerinin, göçmen karşıtı düşünceleri güçlü bir şekilde dile getirmesinin ardından geldi.   

Yabancı İşçiler

Hıristiyan Demokrat Birliği CDU’nun genç üyelerinin Cumartesi günü düzenlediği toplantıda konuşan Merkel, 60’lı yılların başında yabancı işçilerin Almanya’ya çağırıldığını anımsatarak “bir zaman için burada kalmayacaklar, bir süre sonra gidecekler diyerek kendimizi kandırdık. Fakat gerçek bu değil. Bu işçiler bugün ülkemizde yaşıyorlar.” dedi.

Bir arada yaşama kültürüne de değinen Merkel  “Ve elbette, insanların yan yana yaşadığı, bir birinden zevk aldığı, çok kültürlü bir toplum yaratma çabaları da bütünüyle başarısız olmuştur” ifadesini kullandı.

Konuşmasında Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulf’un “Hıristiyanlık ve Musevilik gibi İslamiyet’te Almanya’nın bir parçasıdır” sözlerine de vurgu yapan Merkel, bunun doğru bir yaklaşım olduğunu kabul ettiğini ancak Almanya’da yaşayan göçmenlerin de, topluma uyum sağlayabilmeleri adına Almanca konuşmayı öğrenmek başta olmak üzere daha fazla çaba göstermelerinin gerekli olduğunun altını çizdi.

“Almanca konuşmaya başlamayanların ya da Almancasını ilerletmeyenlerin hoş karşılanmadığı bir ülke izlenimi yaratmamalıyız” uyarısında da bulunan Merkel, “Dünya kamuoyunda böyle bir izlenimin doğması Almanya’ya büyük zarar verir” diye konuştu. 

Daha bir hafta önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la yaptığı görüşmede, Almanya’da yaşayan ve sayıları iki buçuk milyonu bulan Türk toplumun entegrasyonuna yönelik karşılıklı vaatlerde bulunan Merkel, bu açıklamalarıyla göçmen sorunundan kaygı duyan kesimlerce ülkesinde sürdürülen ve giderek alevlenen çok kültürlülük tartışmasına katılmış oldu.

Öte taraftan Angela Merkel’in iktidar ortağı olan Hıristiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU) lideri Horst Seehofer de hafta başında yaptığı açıklamalarda Türkler ve Araplar gibi değişik kültürlerden gelen göçmenlerin entegrasyon sürecinin zor olacağını ifade etmiş ve “ ‘Multikultiyaklaşımı öldü” demişti.

Geçtiğimiz Ağustos ayında, Almanya Merkez Bankası Yönetim kurulu üyesi Thilo Sarrazin de, “Müslümanlar kadar güçlü biçimde suça ve refah devletinin yardımlarına bağlı olan başka hiçbir göçmen grubu yok” açıklamasını yapmış ve sonra görevinden istifa etmişti.  
Almanya İşgal Altında

Yakın zamanda Almanya’da yapılan bir araştırmaya göre, halkın yüzde 30’undan fazlası, ülkelerinin, “yabancılar tarafından işgal edildiğine” inanıyor.

Friedrich Ebert Vakfı tarafından yapılan çalışmanın bir diğer önemli bulgusu ise; Alman nüfusunun yaklaşık yüzde 30’unun göçmenlerin ülkelerine sadece sosyal yardımlardan yararlanmak için geldiğini düşünüyor olması…

Kaynak: BBC

11 Ekim 2010 Pazartesi

Kusturica: Yeter be Kusturmayın adamı

Bir fırtına koptu gidiyor… Vay efendim Emil Kusturica nasıl olurda Türkiye’ye çağırılır…

Nasıl çağırılmaz?

Neden çağırılmaz!

Bal gibi çağırılır…

Bakın; tıpış tıpış, paşa paşa bu yılın Haziran ayında da gelmişti Kusturica Türkiye’ye…
Yer, Bursa ve organizatör AKP’li belediye olunca Türkiye’den çıt çıkmamıştı…

Oysa Bursa’nın önemli bir özelliği vardır… Bilirsiniz; Bosna’daki savaştan etkilenen binlerce Boşnak bu kente ve çevresine yerleş(tiril)miştir. Kusturica bu kente geldiğinde nasıl ses çıkartmadılar anlamak mümkün değil…

Üstüne üstlük, Zaman gazetesi, Kusturica’nın Türkiye’ye gelmesinin gündemde yeterince yer bulamadığından da şikayetçi olmuş o günlerde…

Bakın 27 Haziran tarihli, Adem Elitok imzalı haberde aynen şu görüşlere yer verilmiş;

Gündemin yoğunluğu arasında kaybolan bu konser, Bursa'da devam etmekte olan 49. Uluslararası Bursa Festivali'nde gerçekleşti. Açıkhava Tiyatrosu'nu dolduran müzikseverler, renkli kostümleriyle Kusturica ile Çingene tekno-rock grubu 'No Smoking'i de dinledi. Kusturica ve No Smoking'in seyirciler arasındaki şovları, festivalin en renkli anları arasındaki yerini şimdiden aldı. Hareketli koreografilerin yanı sıra usta yönetmenin filmlerinden de müzikler icra eden Kusturica ve No Smoking, izleyenlerden alkış aldı.”

Bitmedi…

Kusturica İsrail karşıtıymış… Okuyalım:

“Dünya gündemi ile ilgili soruları da cevaplayan Kusturica, İsrail'in Mavi Marmara gemisine düzenlediği saldırıyla ilgili olarak şunları söyledi: "Ölen 9 kişi için çok üzüldüm. Bu yalnızca İsrail'in problemi değil, Batı Avrupa'nın bir problemidir. İsrail neyi savunuyor? Bu çok karmaşık bir soru. İsrail'le ilgili söyleyecek basit bir cümlem yok."

Aynı haberin devamında Kusturica’nın Filistin ile ilgili iki film üzerinde çalıştığını da öğreniyoruz

Ancak işin şekli, Kusturica CHP’li Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen Altın Portakal film festivaline çağırılınca birden bire değişiveriyor…

Neden? Anlamak mümkün değil…

Haziran ayında Bursa’da alkışlarla karşılanan ve Mavi Marmara Gemisi’ne gösterdiği hassasiyet nedeniyle göklere çıkartılan Kusturica’nın, Bosna iç savaşında çetniklerden yana olduğu birden nasıl oluyor da insanların aklına geliveriyor?

Anlamak mümkün değil…
Sonunda Kusturica Altın Portakal’ın jüri üyeliğinden çekildi…
Star gazetesinin haberine göre bazı sanatçıların yaklaşımı şu şekilde oldu.

Nedim Saban: Kusturica'nın gelişi çok büyük gafletti. Çünkü eğer bir sinemacı olarak onun filmografisi gösterilseydi, saygı duyardım. Kusturica'nın gidişiyle, Türkiye bir zafer kazanmıştır.
Lale Mansur: Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim derler. Kusturica'nın arkadaşı, Miloseviç. Bundan pay çıkartmak lazım.”

Gelelim tepkilerin perde arkasına…

 “Kusturica’nın gelişi çok büyük gafletti” diyen Nedim Saban kim?

Tiyatrocu. Ancak 1967 yılında İstanbul’da doğan Saban’ı izleyiciler asıl “Dr. Stres” olarak bilir. Merhum Türkiye Musevilerinin hahambaşı Rafael Saban'ın torunudur.


Ne diyordu Kusturica; “İsrail neyi savunuyor? Bu çok karmaşık bir konu”.  
Ne cevap veriyordu Saban; “Türkiye bir zafer kazanmıştır

Neyin zaferini kazandı Türkiye? Kusturica’yı ülkeden kovarak, aşağılayarak Bosna’da gerçekleşen insanlık dramına, soykırıma mı engel olmuş oldu?

İsmet İnönü ne güzel söylemiş; “hadi canım sende

Ama şurası bir gerçek ki, kim ki İsrail’in yüce çıkarlarına öyle ya da böyle dokunduruyor hesabı hemen kesiliyor. Bakınız; “şekil 1-a: Kusturica

Şimdi çaktınız mı köfteyi?

Şimdi bana “bu ne faşizan bir yaklaşım” diyecek olan bir diğer ünlü şahsiyet Lale Mansur’a da buradan selamlarımı gönderiyorum. Türk siyaset terminolojisine “laikperestler” kavramını yerleştirdiği için kendisini kutlamak istiyorum öncelikle.

Malum kendisi Sezen Aksu ile birlikte “yetmez ama Evet” cephesinde büyük bir azimle savaşmış; daha fazla demokrasinin gücünü bizlere göstermişti.

Gelelim Kusturica’ya…

Ne diyor Mansur; “bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim”.

Bizde ona soruyoruz; senin arkadaşın kim? Sezen Aksu

Sezen Aksu’nun arkadaşı kim? Goran Bregovic

Kusturica’nın arkadaşı kim? Sırp kasabı Milosevic mi? Yetmez ama Evet… Yanına birde Goran Bregovic’i eklemek gerek!

Bakın aynen Bregovic için kurulan hayran sayfasından aktarıyorum;

“Ülkemizde daha çok Sezen Aksu'nun Düğün ve Cenaze albümünün müziklerinin bestecisi ve birlikte verdikleri konserler ile tanınan Goran Bregoviç yurtdışında yaptığı film müzikleri ile tanınıyor. İlk olarak 1978'de Mica Milosevic'in Nije Nego filmiyle film müzikleri yapmaya başlayan Bregovic'in en renkli ortaklığı yönetmen Emir Kusturica ile gerçekleşti, 1989'da Dom Za Vesanje, 1993'de Arizona Dream, 1995'de Cannes Film Festival'ini kazanan Underground ve 1998'de Crna Macka gibi Emir Kusturica filmlerinin müziklerini yaparak Kusturica ve Bregovic çok başarılı bir ikili haline geldi.”  

Bir tarafta Milosevic’in arkadaşı Kusturica. Kusturica’nın arkadaşı Bregovic. Bregovic’in dostu Sezen Aksu. Ve sezen Aksu’nun “fikirdaş”ı Lale Mansur…

Şöyle bir iki kıyas yapsak doğru olur mu;

 Milosevic katildir.
Kusturica Milosevic’in arkadaşıdır.
O halde Kusturica katildir.   

Ya da;

Kusturica soykırımı destekliyor.
Bregovic, Kusturica’nın arkadaşıdır.
O halde Bregovic soykırımı  destekliyor.  

Olmaz!

Ama olurmuş gibi davrananları gördükçe olabileceğine inanmak geliyor içimden.

Ve ne ilginç tesadüftür ki, Kusturica’yı neredeyse sopalayarak yurt topraklarından kovduğumuz saatlerde Goran Bregovic İstanbul’da yağmur altında hayranlarına hoşça vakit geçirtiyordu.  

Bu nasıl bir çelişkidir…

Önder Aytaç...

Gündemi takip etmek neredeyse olanaksız…

Önder Aytaç’ın gündeme bomba gibi düşen “Ben demedim mi size Hanefi Avcı'nın (ç)enesi ve para(digma)ları söz konusu diye. Adam her haliyle; '...küçük dağları ben yarattım, büyükleri amcaoğlu...' diyor. Ama kabahat sende değil. Bende ve benim gibi olanlarda. Çünkü senin g...tünü biz kaldırdık. Ama kalkan g...ünü indirmek de benim boynumun borcudur Hanefi Avcı... Ve sen kimsin ya!.. Böylesi saygısızca bütün adli sistemi karalamaya çalışıyorsun... “Biz senin g...tünü kaldırdık... Ama kalkan g...ünü indirmek benim boynumun borcudur” ifadelerini yazmak istiyordum…

Olmadı!

Anlaşılan o ki, gelen tepkiler üzerine, bu talihsiz(!) ifadeler samanyoluhaber’in internet sayfasında yayınlanan yazıdan çıkartılmış…

Değinmeden geçemeyeceğim…

Kimdir Önder Aytaç?

 Öğretim görevlisi…

Nerede?

Polis Akademisinde…

Ee ne olmuş yani?

Bilenler bilir, güzel bir atasözümüz vardır kaba, anlayışsız ve beceriksiz insanları tanımlamakta kullandığımız; “eşeğe gerdan kır demişler, zart demiş osurmuş!

Önder Aytaç’da aynısını yaptı…

 Amiyane tabirle bir “saldı”, İstanbul’da beklenen 7 şiddetindeki deprem vaktinden önce vuku buldu!

Etraf toz duman!

Bazılarımız kullandığı ifadelere takılabilirler…

Aman haa!

O kısım işin medyatik kısmıdır!

Ana fikri perdelemek ve tartışmayı başka zeminlere çekmek için ustaca kurgulanarak metnin içine yerleştirilmiş cümlelere takılmayın!

İşin özü şu ki; sorun Önder efendinin kullandığı ifadelerin “terbiyesizce” olmasında değil, bir eğitimcinin iç dünyasının ne kadar çürümüş olduğunun ayan beyan ortaya çıkmasındadır!

Korkulması gereken budur!

Bu kişi, açıkca yazacağım, göt kaldırma hakkını kendinde bulduğu gibi, göt indirme hakkının da kendinde olduğunu iddia edebilecek kadar  edepten yoksundur.

İşin en tehlikeli tarafı, bu kişinin eğittiği polis adaylarının hangi psikoloji ile akademilerden mezun olup, görev başı yapacağındadır!

Eşekle başladık eşekle bitirelim;

Atalarımız “Eşeğe altın semer taksan eşek yine eşektir” demişler, çok da doğru demişler…

Nokta!   

10 Ekim 2010 Pazar

Asra gülenler...

24 Ocak 1993
Uğur Mumcu arabasına konan bomba sonucu hayatını kaybetti…
Bu iş “Amerika’nın işi” dendi.
Ardından gülen insanlar çıktı…
Oysa ben ağlıyordum; hiç tanımadığım birisi için.
Küçüktüm; ama onun gibi korkusuz bir gazeteci olmak istiyordum.

***

17 Şubat 1993
Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’i Diyarbakır’a götürecek olan uçak Ankara’da düştü…
Buzlanma” diye açıklama yaptılar; üstelik düşen uçağın dumanı daha henüz tüterken.
Oysa bu iş “Amerika’nın işi; suikasttır” diyenler çıktı.
Bir baktım “suikast” diyenlere, katıla katıla gülen insanlar çıktı!  
Ben ağladım!
Küçüktüm; ama terörün tam ortasında büyüyordum.

***

Aradan uzun yıllar geçti… Büyüdüm!

***

Sıcak bir Haziran günü, bir gecekonduda el bombaları ele geçirildi.
Tarihin en büyük çete operasyonu başlatıldığı bildirildi…
Aradan birkaç hafta geçti, adına da Ergenekon denildi…
Cumhuriyet tarihinin sözde en büyük çete operasyonunun kod adına, Türk tarihinin en büyük destanlarından birini layık görmüşlerdi!
Şaşırdım…


Bu “siyasi bir davadır; amaç laik cumhuriyeti ortadan kaldırmaktır” diyenler oldu, dediklerine pişman oldular.
Bir de baktım hepsi birer ikişer Silivri’nin yolunu tutmuşlar!
Uzun kalmazlar, nasılsa gerçekler anlaşılır çıkarlar dedim…
Fena halde yanılmışım…

Yargılan(a)madan, suçunu öğrenemeden, üstüne atılan çamuru temizleyemeden hayatını kaybeden Kuddusi Okkır’ı gördüm.
Ürktüm…
Demokrasi havarisi kesilenlerin, nasıl vahşi hayvanlara döndüklerini gördüm.
Ürperdim…
Örgütün kasası diye içeri atılan “işadamı” Okkır’ın parasızlıktan cenazesi kaldırılamadı, bu durumu ona reva görenler adına Müslümanlığımdan utandım…

***

Ve bugün…
İşler çığırından çıktı…
Her gün yeni bir iddia…
Özal Suikastının ardında kimler var?
JİTEM mi öldürdü?
Eşref Bitlis’i JİTEM öldürmüş

Vesaire, vesaire, vesaire…

Zamanında çeşitli suikast iddialarına gülenler, bugün “Gladio aşağı, Gladio yukarı” derken içimden fena halde “hadi lan oradan” diyorum…

Bir zamanlar övdükleri Türk Ortodoks Kilisesine, bugün; cemaati olmayanKökten Kuvvacı” diyen zavallıları gördükçe midem bulanıyor…

Kuvva-i Milliye düşüncesini aşağıladıklarını sanan bu zavallılara diyecek bir söz bulamıyorum…

Eli kanlı terör örgütünü, Ergenekon davasının içine dâhil ederek meşrulaştırmaya çalışan bu insan müsveddelerini gördükçe umutsuzluğa kapılıyorum.

Demokrasi adına; milletin ırzına geçenlerin, özel hayatı; hukuk, mukuk hatta guguk tanımadan ihlal edenlerin, çok güzel kelime oyunlarıyla, her işin içinde bir “gatakulli” bulanların “muteber insan” muamelesine tabi tutulduğunu gördükçe, “her koyun kendi bacağından asılır” demekten kendimi alıkoyamıyorum…

Dağdaki çobanları severim ama şehrin ortasındaki bu çobanları gördükçe insanlığımdan utanıyorum…    

Ve son söz;

Geçenlerde Hüseyin Gülerce’nin Zaman gazetesindeki köşesinden Fethullah Gülen’in bir arı için döktüğü gözyaşlarını anlatan yazısını okurken, ilk kez; yıllar boyunca ağladığım olaylara gülenlere, bu seferde ben güldüm

Hem de onlar ağlarken!  

7 Ekim 2010 Perşembe

Yeni Bir Dönem: Şifreli Siyaset (2)


İleri demokrasi?

Kime, neye göre? Elbette Başbakan ve yardımcılarına göre…

Birde “iliştirilmiş medyalarına” göre…

Neden “yandaş” yerine “iliştirilmiş” tanımını kullanıyorum öncelikle onu açıklamak isterim.

Yandaş medya tanımını sevmiyorum.

Yandaş” diyerek medyanın bugün içine itildiği kaosu çok fazla genelleyerek basite indirgiyoruz diye düşünüyorum. Oysa sorun yandaş olmaktan farklı.

İktidara gerçek anlamda yandaş olarak gördüğüm –geçmişte veya günümüzde bizzat hükümete yakın kişiler eliyle oluşturulmuş- medya kuruluşları belli: Zaman, Yeni Şafak, Bugün, Taraf… Ve pek tabii Kanal 7, Samanyolu, Kanal 24, ülke TV vb...

Bu medya organları kelimenin tam anlamıyla yandaş… Yani Türk Dil Kurumu sözlüğündeki anlamıyla “birinden (hükümetten) yana olan veya bir düşünceye, bir isteğe katılan, onu destekleyen kimse, yanlı, taraflı, taraftar”lar.

Ancak en tehlikelisi, bağımsız olduğunu iddia eden medya kuruluşları içerisine yerleştirilen sözde muhabirler, köşe yazarları, kanaat önderleri!

O yüzden iliştirilmiş medya demeyi tercih ediyorum. Çünkü onlar yandaş değiller. Hatta bir dünya görüşleri olduğunu da inanmıyorum. Öte taraftan her devrin adamı oldukları kesin.    

Mesela gücü özgürlüğünde olan(!) Habertürk’ten Yiğit Bulut’u ele alalım… O kadar özgür ki internet medyasına sansür isteyebilecek kadar kendini bir düşünceye iliştirebiliyor. Kısacası geleceği parlak!

Ve iliştirilmiş medyaya en güzel örnek!

Örnekler çoğaltılabilir lakin okuyucunun sabrı yetmez!

Gelelim ana konumuza.

İşte bu iliştirilmiş medyanın dilinde şimdilerde en moda slogan “Yaşasın ileri demokrasi”. Tıpkı padişahım çok yaşa demek gibi bir şey!

Aslında önümüzdeki dönemin “ileri demokrasi” ile taçlanmayacağını herkes gibi onlarda biliyorlar; gayet açık ve net farkındalar.

Açık konuşalım; gittiğimiz yolun ileri değil iliştirilmiş demokrasi olduğunu Avanak Avni bile anlayabilir, algılayabilir.

Yılların kaşar pardon tecrübeli köşe tutucuları (yazarları) nasıl olurda anlamazlar değil mi?

İşte yeni dönemde ileri demokrasimizin yeni şifreleri de hayatın her alanına iliştirilmiş kişi, kurum ve kurallar olacaktır!

Kıssadan hisse; demokrasimiz önceden seçkinler demokrasisi, vesayetçi demokrasi, bürokrasi vb şekilde tanımlanırken, 12 Eylül’den sonra iliştirilmişler demokrasisi olarak algılanacaktır.

Hayırlı olsun!       

5 Ekim 2010 Salı

Yeni Bir Dönem: Şifreli Siyaset (1)

13 Eylül günü çıkan gazeteler Türkiye’deki yeni dönemi “ileri demokrasi” başlıklarıyla selamladılar.  Ortaya çıkan tabloyu beğenip, beğenmemek bizim kendi sorunumuz olmakla beraber, demokrasinin gereği olarak saygı duymalıyız.

Tam bu noktada, Türkiye’yi gayet başarılı bir şekilde kutuplara bölen bir iktidar anlayışına nasıl saygı duyarız tarzındaki itiraz seslerine de şöyle karşılık vermek doğru olur diye düşünüyorum; “saygı duymak hiçbir zaman kabullenmek anlamına gelmez

Demokratik yollardan itiraz hakkımızı sonuna kadar kullanmalıyız!

O halde bize düşen görev önümüzdeki yeni dönemin, yani ileri demokrasi döneminin şifrelerini açık seçik, halkın anlayacağı biçimde ve popülizmden uzak, ucuz polemiklere girmeden ortaya koymak olmalıdır.

Bu yaklaşımı siyasete egemen kılmak başta Cumhuriyet Halk Partisi olmak üzere muhalefete düşen ana görevdir. Aksi halde, tıpkı 12 Eylül referandumu öncesinde olduğu gibi,  iktidarın son derece bilinçli çabasıyla meydanları uzun süre meşgul eden “havuzlu villa” tarzı polemiklerden Türkiye yakasını kurtaramaz!

Kaybeden halk olur!

Hepimiz Dan Brown muyuz?

Kuşkusuz değiliz! Ve Dan Brown olmadığımıza göre yeni dönemin şifrelerini nereden bulacağız da nasıl anlayacağız?

Aslında bugüne kadar “anlamak” yerine “olunca kabullenmek” tarzı bir yönetilme biçimini düstur edinen bir halk olduğumuzdan dolayı, çoğunluk içinden “aman ya! Bana ne yeni dönemin şifrelerinden de, Dan Brown’undan da; ben ekmeğime bakarım arkadaş” diyenler mutlaka çıkacaktır.

Elimizdeki en taze örnek referandum sürecinden.

Hatırlayın; seçmenlerin azımsanamayacak bir kısmı referanduma sunulan maddelerin kabul edilmesi halinde maaşlarına “zam” yapılacağını düşünüyordu! Yanıldılar ne yazık ki. Doğru zam geldi ancak küçük bir farkla; gelen zam maaşlar yerine yasaklara yansıdı

Nasıl olduğunu anlatalım hemen.

Ne diyor anayasa değişikliği; “memura toplu sözleşme hakkı veriyoruz”. Çok güzel de grev hakkı nerede? Yok! Şeytan mı aldı götürdü? Henüz bilinmiyor!

Öyleyse bu yeni düzenleme kime yarayacak? Cevap çok basit; tabii ki “AK sendikalara”!

Uzun süredir Türk-İŞ ve DİSK’e bağlı sendikalara üye olan işçi ve memurlara baskı yapıldığı; HAK-İŞ ve benzeri sendikalara geçmelerinin “nazikçe tavsiye edildiği” yazılıp, çiziliyordu! Artık baskıya gerek kalmadı! Yeni dönemin yeni yıldızlarından birinin “AK sendikalar” olacağı ayan beyan ortaya çıktı.

Paçası sıkan memur ve işçi gitsin bitaraf olsun da nasıl bertaraf olunuyor görsün!

Bu bir!  

Hadi, çok cesur çıktın gittin başka bir sendikaya üye oldun. Zaman geçti, amirin, şefin, sicil amirin tipini beğenmedi ve sürüldün! Ne yapacaksın memur kardeş?

Soluğu mahkemede alacaksın! Eskiden sendikalar senin yerine dava açabiliyordu, şimdi getirilen özgürlükler sayesinde bireysel başvuru hakkın oldu. Tepe tepe kullan eğer ki, dava açacak parayı bulabilirsen!

Bu da iki!  

Zam umuduna ne oldu?

O da yandı bitti kül oldu! Bugüne kadar ak sendikaların işçi ve memurdan çok hükümet lehine masaya yumruğunu vurduğunu Türk halkı mı yoksa Patagonya halkı mı gördü? 

Bu da üç!

İyi uykular ey sevgili memurlar her nerede uyuyor ve uyutuluyorsanız!

4 Ekim 2010 Pazartesi

18 Yıl önce bir 2 Ekim günü…

Uzun zamandır merak ediyorum ne zaman bu olayı da “Ergenekon Çuvalı”nın içine atacaklar diye… Üstelik yıldönümüydü geçtiğimiz cumartesi… Üstünden tam 18 yıl geçti…

***

Biraz meraklanın…

Ama günümüzden 18 yıl geriye giderseniz – basit bir matematik işlemiyle- 1992 yılına varırsınız ki, belki bu size birazcık ipucu olur.

Hani terörle mücadelenin doruğa çıktığı, Güneydoğu’nun kan gönle döndüğü, JİTEM’in esip gürlediği “O” yıllara dönün…

***

Aklınızdan yine bir “faili meçhul’ün yıldönümü” geçtiğini okur gibiyim. Medyum değilim, müneccim hiç değilim çünkü öyle bir olayı anlatacağımı düşünmenizi ben istiyorum. Ama meselemiz Güneydoğu’dan bilindik bir öykü değil!

***

Üstelik medyada tek satır bile yer almadı bu sene… Belli ki “unutulanlar dışında yeni bir şey yok”. Oysa yer almalıydı. Hatta Taraf’a manşet olmalıydı. Samanyolu TV’de, Kanal 7’de ve Haber Vakti’nde olaya ilişkin “ses kayıtları” yayınlanmalıydı.

Bir görgü tanığı aradan yıllar geçtikten sonra açıklama yapmalıydı… Ve devletin savcıları, özellikle İstanbul’da ikamet edenleri hemen “el” koymalıydı olaya… Olmadı. Ol(a)madı. Belli ki atladılar.

Yazık oldu.  Oysa malzeme güzeldi. Oysa malzeme derindi. Oysa malzeme tam istedikleri gibi NATO’luktu!

***

Onlar “Eşref Bitlis” olayına o kadar çok yoğunlaştılar ki, tam Gladio işi Muavenet olayını atlayıverdiler.

Hatırlayalım ne olmuştu:

2 Ekim 1992'de Akdeniz ve Ege’de yapılan Display Determination ’92 isimli NATO deniz tatbikatında gece yarısı bir Amerikan uçak gemisinden atılan 2 füze Türk Muavenet firkateynini vurdu. Füzelerden biri kaptan köşküne, diğeri savaş harekat merkezine isabet etti. Komutanın da aralarında olduğu 5 bahriyeli şehit oldu, 18'i ise yaralandı.

***

Füzeyi ateşleyen uçak gemisinin adı Saratogaydı. Sabıkalıydı. Olaya kaza dediler. Ama kaza olması imkansızdı. Zira Muaveneti vuran “Sea Sparrow” füzelerinin kazara ateşlenmesi imkansızdı.   

***

Gelelim işin Ergenekon’u ilgilendiren tarafına… Muavenet zırhlısı vurulduğunda Türkiye Çekiç Güç’ün Türkiye’deki varlığını tartışıyordu. Hükümette DYP-SHP koalisyonu vardı, Turgut Özal Cumhurbaşkanıydı.

Ve meşhur 28 Şubatçı Oramiral Güven Erkaya Donanma Komutanıydı.

Bu arada TCG Muavanet Gemisinin de ilginç bir hikayesi vardı.

Gemi donanma bünyesinde sürgün yeri olarak görülüyordu. Her ne kadar, PKK propagandası yaptığı ileri sürülen iki astsubayın yakalanması yüzünden adı “Biji Muavenet”e çıkmış olsa da, asıl ününü, dindar personeli nedeniyle “Hacı Muavanet” olarak yapmıştı.

Ve işin belki de en ilginç tarafı gemide şehit olan er Recep Akan’ın bölücü örgütün elebaşı Abdullah Öcalan’ın yeğeni olmasıydı.  

***

Dedik ya cemaat bu kadar derin bir olayı nasıl atladı inanılır gibi değil… Elde bu kadar sağlam malzeme varken, Muavenet olayı nasıl Ergenekon’a bağlanmadı? Koç müzesinde bağlı bulunan emekli bir denizaltıya kilolarca patlayıcıyı saklamış olan zihniyet elbette ki Muavenet’i feda etmekten çekinmeyecekti. Üstelik adı “Hacı”ya çıkmış bir geminin vurulmasıyla bir taşla iki kuşun birden kanadı kırılmış olacaktı.

Ancak olmadı. Cemaat bu olayı böyle görmeyi atladı. Kim bilir belki de zamanında yaptıkları Amerikan karşıtı yayınlardan olsa gerek, konuyu yeniden gündeme getirmekten çekinmiş olabilirler.

Maazallah sonra okyanus ötesindeki “gren card”lar iptal ediliverir…   

***

Kıssadan hisse:

Anlaşılan o ki, günümüzün yeni toplum mühendisleri gündem yaratmak için gösterdikleri yoğun çabadan olsa gerek, aslında gündem yaratmakta kullanabilecekleri “malzemeleri” gözden kaçırabiliyorlar…

Haksızlık yapmayalım, onlarda insan! Canları var; başkalarınınkini acıtsalar da

Eskiden “her şeyi devletten beklememek lazım” denirdi ve insanlar, çaresizliğin santim santim okunduğu yüzleriyle, ekrana çıkıp; “nerede bu devlet nerede bu millet” dediği vakit cevap olarak dökülürdü dudaklarımızdan…

Oysa şimdi, “her şeyi cemaatten beklemeyin” diyorlar! “Onlar size yolu gösterdiler; izleri takip edin” diyorlar. En basit anlatımıyla artık “her şeyi devletten bekleme” formülünün yeniden yazıldığını anlatmak istiyor ve kalın kalın altını çiziyorlar; “devlet; artık cemaat

İster beğenmeyin, ister ağlayın, ister sızlanın. Gerçek bu!

Bir önceki yazımda anlatmıştım, kulluk düzenine doğru koşar adım gittiğimizi… Bilirsiniz ki “kul” olmazsa “cemaat” olmaz!  Cemaatin de sabrı, dikkati bir yere kadar.

En ufak bir dikkatsizlik, büyük bir patlamaya yol açar. Tıpkı Muavanet Zırhlısının başına gelen patlama gibi!

***

Meraklısına NOT: Konuyla ilgili olarak 1995 yılında AKSİYON dergisi tarafından servis edilen haber için bknz:

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/newsDetail_getNewsById.action?sectionId=26&newsId=1515